Bugun...
Reklam
Reklam


Salı Sohbetleri-111: 'Eski başkanım demeye utanıyorum'
Antalya eski Belediye Başkanı Selahattin Tonguç, “Eski belediye başkanıyım demeye utanıyorum. Mümkün olduğunca da kullanmamaya çalışıyorum. Belediye başkanıyım dediğim zaman şimdi rüşvet akla geliyor. İmar yolsuzluğu akla geliyor. Başka da akla gelen yok!” dedi.

Salı Sohbetleri-111: 'Eski başkanım demeye utanıyorum'
+ -
Reklam

Salı Sohbetleri’nin bu haftaki konuğu Antalya’nın yaşayan eski Belediye Başkanı Avukat Selahattin Tonguç oldu. 1973 yılında belediye başkanı olan Tonguç, 1977 seçimlerinde 2. dönem yeniden başkan oldu ama 1980 darbesinden sonra görevden alınarak, tutuklandı. İşte, Tonguç’un anlattıkları:

Öncelikli olarak siyasete nasıl girdiniz ve Antalya’da hangi dönemlerde başkanlık yaptınız?

1969’da CHP İl Başkanlığı ile politikaya başladım. Askerden dönmüştüm, CHP aylarca il başkan adayı bulamadı. Çok başarılı bir seçim geçirmiştik ve  7 milletvekilinin 3’ünü almıştık. 1973’lere geldiğimizde parti bana belediye başkanlığı adaylığı teklif etti. Ben erken olduğunu, daha çok genç olduğumu ifade ettim ama başka da aday bulunamadı. Antalya o dönemde sağın kalesiydi. CHP, 1946’da 73’e kadar Antalya Belediye Başkanlığını hiç alamamıştı. Üniversitenin Antalya’ya gelmesi için, üniversite derneğinin kurulması için vs. bir grup oluşturduk. Hemen hemen en yaşlıları bendim. O zamanlar 30 yaşlarından falan. Antalya’ya nasıl bir çehre verilmeli, nasıl bir Antalya arzuluyoruz diye bu genç arkadaşlarla yaptığımız projelerde 3 ana hedef belirledik. Antalya doğası itibariyle bir turizm kenti olmalıdır. Antalya binlerce yıllık medeniyetin beşiğidir. Bir kültür merkezi olmalıdır. Antalya il hudutlarına baktığınız zaman bugün daha da sayı arttı. O dönemde 27 antik kent ve tiyatro tespiti yapılmıştı. Bunların 2’şer, 3’er gün Perge gibi Aspendos gibi olanları da düşününce binlerce koltuk ediyor. Müthiş bir kültürün mirasçılarıyız. Bunu Antalya’da geliştirmeliyiz. Bu nedenle bir kültür merkezi olmalıdır. Üçüncü hedefimiz tarımdı. Doğası ve iklimi itibariyle Türkiye’nin sebze, meyve ambarı olabilecek bir yer. Bu 3 hedef üzerine çalışma yaptık. Bu arada adaylık meselesi çıkınca bu çalışmaları genişlettik. Avukat, mimar, mühendis arkadaşlarla Antalya Projesi hazırladık. Seçimlere bu projelerle girdik.2 dönem belediye başkanlığı yaptım. 1973- 1977 ve 1977- 1980 yılları arasında.

PROJE SAVAŞLARI YOKTU

O dönem de proje savaşı mı vardı?

Yok. Hiç kimsenin bir projesi yoktu. Proje kavramı, çevre kavramı, turizm kavramı yoktu. Bütün bunların için biz bir genç grup, 1960 ihtilalini yaşamız, 60 Anayasası’nın getirdiği demokratik olayların içerisinde yetişmiş bir kuşaktık. Mesela benim üniversite yıllarımda en yakın arkadaşım Uğur Mumcu. Uğur Mumcu’yu ilk defa münazaraları götüren biziz. Ömer Konyar ve ben. Biz başı çekiyorduk. Hasan Fehmi Güneş o dönemde bu ekip, Adil Özkul var. Doğu Perinçek var. Bunların hepsi benim sınıf arkadaşlarım. Benim onlardan bir artım da İstanbul'da Atatürk kuşağının sanatta son temsilcileri ile çok yakın ilişkilerim oldu. Böyle bir proje ile yola çıktık. Başlangıçta açıkça ifade etmeliyim ki ben belediye başkanı seçilebileceğime ihtimal vermiyordum. Çünkü, Antalya yıllarca sağ partinin kalesiydi. Bu projeyi halka anlatmaya başladık. Halka anlattıkça da güç almaya başladık. Seçim zamanı yaklaştığında bayağı bir mesafe almıştık.

BANA ‘ÇOCUK’ DİYORLARDI

Karşınızda kim vardı?

Karşımda Demokrat Parti'den Avni Tolunay vardı. Nuri Teoman var bağımsız. Mahmut Konuk var. O dönemde seçime 6 aday girdik. Daha ön seçimlerde beni zorla, sırf temsil et diye aday yapan insanlar daha sonradan teker teker aday çıkmaya başladı. Ben ön seçimde çok az bir farkla kazandım. Partinin içerisinde 11 aday ile yarıştım. İtiraz ettiler. Benim yerime Esat Uluğan’a, Genel Merkez diyor ki, itiraz var. Siz yine aday olun. Gece yarısı Esat Abi beni kaldırdı. Dedi ki: “Hemen Ankara’ya gidiyorsun. Senin seçimi iptal ettirmeye çalışıyorlar.” Ben o zaman tabi politikanın oyunlarını bilmiyorum, gayet böyle amatör ve samimiyim. Bana teklif ettiler, ben kabul etmedim. Burada adam gibi seçim yapıldı, seçimi Selahattin aldı. Onun hakkıdır diye epey bir tartışma oldu. Ben genel merkeze gittim bu hakkımı kimseye yedirmem diye. Müfettişler geldi ve seçim müracaatının son günü ancak adaylığım kabul edildi. Esat Uluğan adaylığı kabul etseydi, ben aday olamayacaktım. Böyle bir adaylık safhası geçirdim. Sonra bu projeleri halka anlatmaya başladık. Anlattıkça bize olan ilgi artmaya başladı. Bu defa en fazla yapılan da şimdi hiç kimse ne aileme, ne geçmişime bir şey söyleyemiyor. Ancak bana ‘çocuk’ diyorlar. Bu arada aileden bahsetmek istiyorum. Antalya’da benim arkamdan tek söylenen şey, ‘özellikle Doğu’daki insanları buraya o getirdi’ denir. Kızılarık’ta seçim çalışması yapıyoruz. Burada bir Alevi dedemiz var dediler. Onu da bir ziyaret edelim. Veli Amca, nur yüzlü, uzun sakalları olan bir insan. Beni imtihan etti. “Sen tarih biliyor musun?” dedi. “Lisede okuduk, üniversite de siyasi tarih okuduk” dedim. “E sana çocuk diyorlar. Ona niye cevap veremiyorsun?” dedi.  “Ne yapacağım? Benim yaşım bu. Kendimi daha yaşlı gösteremem ki” dedim. “Yok, canım bir düşün bakalım. Tarih bilgini bir yokla” dedi. Tartıştık bir süre Veli Amcayla. “Bak oğlum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde 20 yaşındaydı. Mustafa Kemal Atatürk’te 30’lu yaşlardaydı. Bunları neden söylemiyorsun meydanlarda” dedi. Millet bu çocuktan belediye başkanı mı olur diyordu. Dedim ki o zaman, “Veli Amca, seçimin kaderini değiştirdin.” Meydanlara seni çağıracağım ve kürsüde sen anlatacaksın bunu. Güllük’te bir miting yapmıştık. Cadde tıkandı.

SEÇMEN SAYISI 100 BİNDİ

O dönemde Alevi oy potansiyelini hesap ettiniz mi?

Hayır. Ben söyleyemiyorum bari yaşlı birisi söylesin mantığındaydım. Benim hiç Alevi- Sünni ayrımım yoktur. Doğduğumuz zaman dinimiz, dilimiz, kimliğimiz belli mi? Seçme hakkımız var mı? Bu doğan çocuğun herhangi bir şeyi var mı? İnsanız her şeyden önce. Onun için insanın dili, dini, ırkı bilmem nesi beni hiç ilgilendirmez. Sonra meydanlarda Veli amcayı konuşturmaya başladık. O çocuk lafı ortadan kalktı. Sonra bu çalışmalar öyle bir noktaya geldi ki; sazlı sözlü propagandalar yaptık. Teomanpaşa, en güçlü adaylarımızdan biri zaten, Avni Tolunay. Adalet Partisi’nin iki dönemdir belediye başkanı. Mahmut Konut Antalya’nın önde gelen ailelerine mensup. Arkasında Koç Grubu var. Onlarla mücadele ettim. Dişe dokunan 3 aday daha vardı. Hava değişmeye başladı. Bir süre sonra Deniz Baykal da propagandalara katıldı. Meydanlar dolmaya başladı. Daha önce CHP Şarampol’e girememiş. Biz kahvesinde toplantı yapıyoruz, trafik tıkanıyor. O dönemde düşünün nüfus 180 bin civarında. 100 bin küsur de seçmen var.

1957’DE İLK TÜRK- KÜRT KAVGASI SERİK’TE ÇIKTI

Antalya’da o dönemde gerçek yerlisi mi yaşıyordu?

Antalya bir Akdeniz kenti. Tarihte, kurulduğu günden bu yana göç almıştır. 1900’lere bakın. Antalya’da Kürt, Arap, Yahudi, Ermeni var. Kozmopolit bir yapısı var. Antalya son yıllarda bu kozmopolit hale gelmedi. Anadolu’dan kopmuş gelmiş adam Antalya’dan gitmemiş. Ama o dönemdeki bataklık ve sinek yüzünden aileler yaylaya geçiyor. Antalyalı, denizi 1950’lerden sonra öğrenmeye başladı. Böyle bir Antalya vardı. O tarihte yüzde 13 civarında Doğulu vardı. Herkesin diline doladığı konulardan biri. Kürtler var. Çapacı Mehmet, Konuklar doğudan gelmiş, aileler. 1957 olaylarındaki ilk Türk-Kürt kavgası Serik’tedir.

ANTALYA’DA YÜZDE 13 DOĞULU YAŞIYORDU

Doğuluların  Serik’e gönderilme olayını anlatır mısınız?

O olay kamuoyuna yeterince anlatılmamış. Daha doğrusu bizim eksiğimizdir.  1973 yılında Antalya nüfusunun yüzde 13’ü doğulu. Neden doğulu? 1960 yılında ihtilalden sonra Antalya’da Karayolları Genel Müdürlüğü kuruldu. Başına Onan Büyükalp getirildi. Kendisi zannediyorum Siirtli. Antalya’da yeterince işçi bulamadı. En azından bir kaç bin aile öyle geldi. Arkasından DSİ Bölge Müdürlüğü kuruldu. Kaya Çakmakçı bölge müdürü olarak geldi. O da zannediyorum Mardinliydi. Yine alınan işçiler doğudan geldi. Dolayısıyla Antalya’da zaten mevcutta vardı. Şeyh Sait isyanından sonra Antalya’nın ilçelerine doğudan mecburi isyanlar olmuştur. Yüzde 13 rakamının bu kadar yüksek olması bu nedenledir. Hatta bizim bir tane doğu kökenli meclis üyesi bir arkadaşımız vardı. O dönemdeki yapı buydu Antalya’da. Tek 10 metreyi geçen çektiğimiz Güllük Caddesi ve Cumhuriyet Caddesi. Güllük Caddesi 1960 ihtilalinden sonra gelen vali tarafından açıldı. Benim çocukluğumda Güllük Caddesi at yarışlarının ve deve güreşlerinin yapıldığı yerdir. Antalya, Selekler Çarşısı’nın orada biterdi. Haşim İşcan zamanında da Bahçelievler yapılmıştı iki sıra. O zamanki belediye yasaları nedeniyle de belediyelerin fazla imkanı yoktu. Belediyecilik 1973 yılında başlamıştır. Sadece Antalya’da değil bütün Türkiye çapında.

İŞÇİNİN MAAŞINI ÖDEMEK

İÇİN SENDİKADAN BORÇ ALDIM

Belediyenin gelirleri o dönemde nasıldı?

Doğru dürüst bir gelir yoktu. Olan gelirde çok farklı bir şekilde dağıtılmış. Yılbaşı ve Kurban Bayramı aynı zamana denk gelmişti. İşçi 4 aydır maaşını alamamıştı. Öyle bir zamana denk gelmiştik. Bu insanlardan iş yapmalarını isteyeceğiz ama bu insanlar bayramda, yılbaşında çocuklarına bir kilo şeker götürmeyecek, bir ayakkabı alamayacak. Para bulmaya çıktık. Başladık belediye mülklerini dolaşmaya. Piyasada belediyeye vatandaş bir kilo çivi bile vermiyor. Çünkü daha önce vermiş ama parasını alamamış. Tek tek belediye mülklerini dolaşmaya başladık. O arada Deniz Bey, Maliye Bakanı oldu. Hükümet kuruldu. Para istemeye gittim bana, “Ben Türkiye'nin Maliye Bakanıyım. Şimdi sana para verirsem, bin 700 belediye var. Onlar da benim kapıma doluşur. O yüzden sana para veremem” dedi. İller Bankası'na gittik. O sene borcumuzu ödeyemediğimiz için oradan da yok. Gittim sendikanın kapısına dayandım. Abdullah Baştürk o dönemde Genel İş Sendikası Başkanı, İlhami Soysal danışmanlarından birisi. Şükrü Koç o dönem en önde gelen eğitimcilerinden biri. Dedim ki, bana para vereceksiniz. Dediler ki; “Biz 4-5 sene belediyeden sendikalı olarak maaşımızı alamadık. Sen kafayı mı yedin?” Dedim ki siz beni desteklediniz mi? Desteklediniz. Benim başarılı olmamı istiyor musunuz? İstiyorsunuz. Ben başarılı olursam, parayı toplarsam sizin de paranızı vereceğim. Siz bana veremeyiz diyorsunuz. Gitmiyorum dedim ben bugün sendikada yatacağım. Akşam beni yemeğe götürdüler. İlk defa sendikadan 200 bin lira para borç aldım. İşçilerin maaşları zaten 150, 100 lira. Hiç değilse yarısını çıkartalım derdindeyiz ama bulamıyoruz. Başkanlık makamında encümen üyeleri ile birlikte oturduk. Biz hesap yaparken nereye ne kadar vereceğimizi - bu biraz da mizahi bir olaydır- kardeşim geldi elinde bir çantayla. Ne var dedim. Yok, bir şey dedi bunu babam gönderdi dedi. Bir çanta bıraktı. Biz devam ettik. Öğle yemeği sırasında encümen üyesinden bir tanesi ya ona baksana dedi. Çanta geldi orada ne var dedi. Aldım, açtım, baktım ki çanta para dolu. 500 bin lira para. Düşünüyorum babam bunu nereden buldu? Hiçbirimizin haberi yokken gitmiş bizim ev hamam, bizimkiler yetmemiş eniştelerin, amcaların, tanıdığı dostlarının malını mülkünü ipotek etmişler, bu parayı toplamışlar. O dönemde vatandaştan da müthiş bir destek vardı. Tabii biz paraya hayır diyemedik. Hemen onu da ilave ettik. En azından 100 lira dağıtacak konuma geldik zaman 4 bin 800 işçi gözüküyordu. Dediler ki siz onlara bakmayın. Bu listedekilerin çoğu sadece maaştan maaşı geliyor. Öyle m, peki ne yapalım? Maaşları biz  dağıtalım. Temizlik İşleri Müdürü bu tarafta güvenemiyorsun. Temizlik işlerinden tanıdığım işçi, çavuş ne varsa belediyeyi bilenler olarak sıralandık. Geliyor işçi parasını almaya. Soruyoruz nerede çalıştığını. 3-4 kişi onay veriyorsa avansını veriyorduk.

BABAMIN PARASINI

KULLANDIM..!

-Ailenizden destek aldınız mı?

Babam fırça yemştim ama bir gün toplantıdayız kardeşim elinde çantayla geldi ve babam gönderdi dedi. Ben bakmıyorum çantaya toplantıda önemli oknular var. Toplantı bitti, yorulduk o zaman sadece lahmacun yiyebiliyoruz. Arkadaşlarla lahmacun söyledik. Bir arkadaşım çantaya bakmadın dediler. Ne gönderecek ki diye şöyle doğruldum bir baktım çanta para dolu. Belediyeyi yönetirken babamın parasını da kullandım. Hemen işçilere dağıttık, o parayı.

PARFÜM KOKUSUNDAN BAYILDIĞIMI BİLİRİM

Belediye personeli arasında Antalyasporlular, pehlivanlar, sporcular mı vardı?

Onu rakam rakam hatırlarım. 107 pehlivan çıktı. İsmail çıktı. “İsmail sen dünya şampiyonu adamsın burada ne yapıyorsun?” dedim. Abi ben belediyenin kadrosundayım dedi. Ne yapıyorsun diye sordum. Korumayız dedi. Benim sizin korumanıza ihtiyacım yok dedim. Görevin neyse çalışırsın, alırsın paranı dedim. 107 pehlivana maaş vermedik, kapının önüne dikildiler. Volta atıyorlar. 157 hanımı topladım. Üçü belediyede çalışıyor. 154’si maaş alıyor. Oda bir doldu, parfüm kokusundan o gün bayıldım hastaneye kaldırıldım. Söylemeye utanıyorum. Odada kimler yok ki. Burdur'un, Antalya'nın meşhur Kuz Köylü Emine’sinden bilmem nesine kadar 157 hanım var. Dedim ki yarın Kalekapısı’ndan ben masa kuracağım. Herkes eline bir süpürge alsın. Antalya çok kirlenmiş. Bir hanım eli değdiği zaman Antalya pırıl pırıl olacak. Çavuşunuz benim. Görevlerine son verebilmemiz için 3 gün boyunca bunu yapmamız gerekiyordu. Biz 3 gün tezgah kurduk. Üç kızcağız kaldı. O kadınların 154’ü gitti. Pehlivanlardan 107’si de gitti. 57 Antalyasporlu var. Onlara da sordum ne yapıyorsunuz burada. Dedim ki belediyenin parası yok, işçisine maaş ödeyemiyor sana neden para ödesin? En sonunda  4 bin 800 kişiden, bin 300 kişi kaldı. 20 gün başka hiçbir şeyle uğraşmayıp, bununla ilgilendim. Ankara'da grupla toplandık. Dedik ki biz bu adamlara maaş veremiyoruz. Ankara’dan alamadık, İller Bankası'ndan alamadık, Maliye’den alamadık. Ben istifa etmeye karar verdim. Beni tetikleyen şu oldu: Eve gittim babam yüzüme baktı. Hayırdır mosmorsun, sende bir şey var dedi. Dedim ki grup toplantısından geliyoruz. İşçiye para veremiyoruz. E ne yapacaksın dedi. İstifa edeceğim dedim. Hayatımda bana küfür etmemiştir. Eşek oğlu eşek dedi. Oraya gelmeden bunları neden düşünmediniz, neden öğrenmediniz? Şimdi işin kolayına gidiyorsun. İstifa edeceksin. Burada kalamazsın. Çeker gider bir başka yerde hâkimlik, avukatlık yaparsın. Ama biz nereye gideceğiz dedi. Biz yüzyıllardır buradayız. Git bul gel bu parayı dedi. Sendikanın kapısını babamdan yediğim bu fırça yüzünden çaldım.

BİR KENTİN GELECEĞİNİ

GELİŞTİRECEK KONU PLANLAMADIR

Sizden sonraki başkan çok şanslıymış anlattıklarına bakılırsa. Temizlenmiş bir belediyenin başına gelmiş.

İlk ayımız bununla geçti. Bu ayın sonlarına doğru biraz toparlanmaya başladık. Antalya’da hedefler koyduk ama bütün bunlar planlama ile olacak şeyler. İmar planı yapalım dedik. Bir taraftan Antalya’nın 1800'lerde yapılmış Kaleiçi planı var. Bir plancı var, Antalya'yı ve Adana'yı köy yapmış bir grup. Daha o dönemde şehir plancılığı yok. Üniversitelere koyulalı daha birkaç yıl olmuş. Yeni mezunlarını daha yeni vermiş. Onlar da 100 bin nüfusu geçen kentlerde A belgesi istiyor. Türkiye'de sadece 3 grup var. Birisi Güzel Sanatlar Akademisi hocası. Biri İmar İskan Bakanlığı'nda müdürmüş. Kendilerine göre yönetmelik yapmışlar. Kendilerinin A grubu belge alacakları şekilde yapmışlar. O yönetmelik çıktıktan sonra ayrılmışlar. Planlama bürosu kurmuşlar. Antalya ve Adana'nın planlarını yapıyorlar ama burada plancı yok. Ruhsat almak isteyen Ankara'ya gidiyor parasını veriyor. Açıktan ruhsatını bir kağıda yazıyorlar. Mesela Bilgehan Otel. Belediyeden alınmış bir ruhsatı yok. Oradaki plancı Ankara'dan aldığı yazıyla yapmış. Bu şekilde usulsüz işler yapıldı. Bir kentin hayatını geliştirecek konu, planlamadır. 1950'lerde Seleklerin gayretiyle, Antalya'da bir imar planı yarışması açılıyor. Bu yarışmada Ankara'yı planlayan yabancı plancı ve onun ekibi Antalya'yı kazanıyor. Çok ütopik, hayalci bir plan ama uygulansa Antalya bir hayal şehri olurmuş. Sonra bu plan uygulanmamış. O plan uygulansaymış bugün çok farklı bir Antalya manzarası ile karşılaşırmışız. Plana bakıyorsunuz planda binaların arası 8 metre. Daha o yürürlüğe girmeden belediye üçer metre ruhsat vermiş, Bahçelievler'e. Orası Antalya’nım simgesi ve Haşim İşcan’ın ilk şehircilik olaylarından biridir. Haşim İşcan Antalya'da kooperatif kurarak, Bahçelievler’i yaptı. Biz çocukluğumuzda kimin bahçesi daha güzel, hangi çiçekler var orada diyerek sanki sergi alanı gezer gibi Bahçelievler'de evlerin önünde dolaşırdık. Bir şey daha yapmış Haşim İşcan. Şimdi Atatürk Parkı'nın olduğu yeri parsel sahiplerine bedava vermiş. Denizle kıyı bandı arası kesilmesin diye. Oradaki evler Antalya iklimine uygun evler. Bir de denizle irtibat kesilmesin diye karşıdaki arsaları bedava vermiş. Biz geldiğimizde oraya 8 katlı ruhsatlar verilmiş, imar planı yapılmak üzere idi. Bizim ilk belediye meclisi kararıdır, Atatürk Parkı. Bir de üstelik o falezler sakat. Şimdi hiçbir partinin günahını almayayım, mecliste ittifakla aldığımız karar Atatürk Parkı’dır. İlk kararda oranın planını durdurduk. Bu bahsettiğim 3 kişi dışında Antalya'ya planlama yapacak yetkili bir kişi yok. Biz Zühtü Zanak’ı seçtik. Onunla pazarlık ettik. Burada adam gibi planlama yaparsan, plancılığı devam edersin. Türkiye'de önemli bir planlamacı olursun. Artı Antalya'da bir büro kurulacak. Tamamen gizli bir yerde olacak. Oraya benden başka kimse girmeyecek. Bir başkan yardımcım, bir de imar müdürüm benim iznimle girebilecek. Her gün kapının önünde bir zabıta duruyordu. Bir zabıtayı bir gün fazla tutmuyoruz. Çünkü en büyük rant Antalya’da arsadır. Neresi daha değerli oluyor kimse öğrenmesin diye planlama bürosunu o şekilde gizli bir yere kurduk. Bir teknisyene Antalya’nın gelişimini bağlamak mümkün değil ama başka bir imar müdürü bulamıyoruz. Daha sonra Osman Berberoğlu’nu getirdik. Ayrıyeten bir de Denetleme Kurulu kurduk. İmar Bakanlığı'ndan, Turizm Bakanlığı'ndan, Kültür Bakanlığı'ndan, Ticaret Bakanlığı'nda birer eleman, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden bir danışman. Önce ne ben görüyorum, ne de başkası. Planlar önce bu danışma kuruluna gidiyor. Ben kendi doğup büyüdüğüm evin planını 1980'den sonra öğrendim desem inanır mısınız?

KAHVEME SİYANÜR

KOYAN BİLE OLDU

Sizin yaptığınız dönemde mi belediye başkanı olmak daha zor? Günümüzde mi belediye başkanı olmak daha zor?

Bugün belediye başkanı olmakta hiçbir zorluk yok ki. Bir kere bugün can güvenliğiniz var. O işten çıkarmalardan sonra hala onlarla uğraşıyoruz. Arkada çay ocağı vardı. Oradan kahve geldi. Fincan benim elimdeyken bir tane genç kapıya vurmadan içeri girdi. Dur başkanım diyerek elimi tuttu. Ne oluyor dedim. İçme o kahveyi dedi. Kahvenin içine siyanür koymuşlar. Eğer o çocuk, o gün elimi tutmasaydı, ben o kahveyi içiyordum. Kahveyi tahlil ettirdik içinden siyanür çıktı. O günden sonra benim kahvem, çayım Özel Kalem’de yapıldı. Can korkusu başka bir şey. Üzerime araba sürüldü. Kalekapısı 5 metrelik bir yoldu. Kazadan geçilmiyordu. Kalekapısı ile Cumhuriyet Meydanı arasında kamulaştırma kararı aldığımız gün parti binasına bomba atıldı. Benim evim kurşunlandı. Ama 10 bin Antalyalı Kalekapısı’ndan Cumhuriyet Meydanı'na kadar gecenin üçünde doldurdu. Vatandaş sahip çıkıyordu. Onları bugünkü şartlarda yapmak zor. Ama öyle bir heyecan vardı.

BİZE SİYASETTE ALMAYI

DEĞİL VERMEYİ ÖĞRETTİLER

Eski belediye başkanı olarak bugünkü siyasi ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anayasa, yasalar uygulanmıyor. Hukuk ve adalet kalmamış. Ben o yüzden özellikle 12 Eylül’den sonra mesleğimi icra etmeyi düşünmedim. Ben adaleti savunamayacaksam, o görevi yapmanın bir anlamı yok dedim.  1980'den önceki kuşak ile bugünkü kuşak arasındaki büyük fark var.1980'e kadar politika yapan bizlere, özellikle CHP içinde, almayı değil vermeyi öğrettiler. 1969'da il başkanıyım. Rahmetli İsmet İnönü Genel Başkan. İl başkanları toplantısı vardı. Öğle saatlerinde Antalya’dan yola çıktık. Paşa oturmuş koltuğuna, ben kapıdan girdim. İşaret etti, yanına oturttu. Ben 30 yaşında bir adamım, İstiklal mücadelesi yapmış, Türkiye'ye demokrasi getirmiş Paşa’nın yanına geliyorsunuz. Müthiş bir heyecan benim için. Önce beni bir sorguladı. Neyim, ne yaptım diye. Bir taraftan da il başkanları gelmeye devam ediyor. “Bak burada 67 il başkanı var. En genci senin. Ama senin sorunların onların 10 katı. Gerek Mustafa Kemal Atatürk, gerekse ben gençleri politikaya sokmak için çok çalıştık ama elimizdeki malzeme bu. Yetişmiş, donanımlı, kültürlü gençler yok. Senin gibi gençlerin politikaya girmesi lazım” dedi. Konuşmanın sonunda,  “Politikada senin gibi okumuş kaç kişi var Antalya’da? Sizleri devlet okuttu, millet okuttu. Siz bu devlete borçlusunuz dedi. Borcunuzu vermek mecburiyetindesiniz. Bir şeyi yanlış yaparsan düzeltirsin. Bir konuyu bilmiyorsan araştırırsın sorarsın, birini bulursun öğrenirsin. Onlar çok önemli değil, hata yapmadan doğruyu bulmak çok zordur. Hata yapmayı da göze alacaksın. Cesaret etmezsen hiçbir şey alamazsın. Bizim toplumumuzun iki şeye hassasiyeti vardır. Politikada onlara dikkat et” dedi. Affedersiniz “ak baldırla, sarı altına dikkat edeceksin” dedi İsmet Paşa. Aslında Cumhuriyet Halk Partisi muhafazakârlık bakımından, tutuculuk bakımından en köklü partidir. Dini bakımdan bakıyorum, çevremdeki partililerin birçoğu İslam dinini en uygun tarzda uygulan kişiler. Benim kendi ana-babamda hacıdır. Bugünküne baktığınız zamana 12 Eylül’den sonra başka bir dönem başladı. Ben eski belediye başkanıyım demeye utanıyorum. Mümkün olduğunca da kullanmamaya çalışıyorum. Belediye başkanıyım dediğim zaman şimdi rüşvet akla geliyor. İmar yolsuzluğu akla geliyor. Başka da akla gelen yok. 60 milyon bütçe yaptığımız zaman biz göbek atardık. 12 Eylül’den sonra sadece bir partiye değil CHP’de dahil C takımı geldi iktidarlara. B takımı bile gelmedi. Şu anda Türkiye’yi 4.derecede olan insanlar yönetiyor. Zaten bir defa ön seçimi kaldırdık. CHP’nin gerilemesinin en temel nedenlerinden bir tanesidir.

AMATÖR POLİTİKACIYIM

Son kurultaya baktığımızda parti meclisine 60 kişi alınacak. Ama bin küsur kişi aday oldu. Herkes mi aday? Bu partide bayrak asan kalmadı mı?

Siz tabandan gelen seçim sistemini yüzde yüz uygulamazsanız milletvekili olmak, belediye başkanı olmak genel başkanın iki dudağının arasında oluyor ise bir yere gelebilmenin yolu nedir? Parti meclisine, o kurullara girmek. Eskiden biz arıyorduk. Muammer Aksoy ve eşine yalvar yakar hocam gel seni milletvekili yapalım diye koştum. Ben iki dönem belediye başkanlığı yaptım. Örgütten gelen baskı yüzünden 87’de bir de milletvekili adaylığım var. Ben kendimi yeni toparlıyorum. Ben amatör politikacıyım. Geçimimi sağlayacak geliri sağlamadıkça politikaya girmedim. Belediye başkanı olduğumda eski hükümetin yanındaki 25 dükkânlı işhanı benimdi. Döşemealtı’nda 150 dönüm arazi vardı. Babamdan gelen benzin istasyonuyla babam beni destekliyordu. Ben belediyenin maaşına hiç elimi sürmedim. Şoförümden az maaş aldım. Şimdiki dönemde menfaat var. Ben böyle bir kepazelik görmedim. Yok, muydu eski dönemde? Vardı ama bu kadar değil.

Antalya’da kent bilincinin oluşmamasının nedeni nedir?

Eski belediye yasasına göre insanların giyinmesine, taranmasına, yıkanmasına imkân sağlayan, sokakları temizleyen belediye. Kent bilincini oluşturacak belediyelerdir. O dönemde 1973 yıllarında ben Antalya’ya hududu Kepez’e gittiğimde bile Vali’nin beni görevden alma yetkisine sahipti. Genellikle merkezde, idarenin baskısı altında yetkilerimiz vardı. Birçoğu zannediyor ki İnönü Parkı’nı Karaalioğlu Parkı diyorlar yanlışla Haşim İşcan yapmıştır. Ama belediye başkanı değil, validir. Ve imece ile yapmıştır. Ben 78’de mahkeme kararı ile aldım İnönü Park’ını belediyeye. Dolayısıyla belediyecilik 1973’ten sonra Türkiye’de ilk defa CHP 42 il belediyesini aldı. Antalya’ya toplu konutu getiren, kıyı kenar şeridinin 100 metre olmasını getiren benim. Falezleri yeni limandan Lara’nın sonuna kadar doğal sit alanı ilan edebilmek için belediye meclisi zor açtım. O yüzden bana kiralık katil tutuldu. 5 kişiyi yakaladım. Rant o zaman da vardı. Bizim geldiğimizde Arapsuyu, Yeni Liman’a kadar bütün sahip bandı özel şahıs mülkiyetindeydi. En büyük mülkiyetlerden biri As Gazinosu benim kayınbiraderimindi. Ben o bölgenin Arapsuyu köylülerinin 8 sene avukatlığını yaptım. Ona karşılık 28 parselim vardı. Onları üniversiteye ilk bağışlayan benim. Orası tamamen özel mülkiyetti. Kıyı kenar çizgisinden sonra belediye sınırları içindekileri biz, dışındakileri de hazineye dava açtırarak tapu iptallerinin gerçekleştirdik.

KONYALTI SAHİLİ’NDE

VATANDAŞTAN KİMSE PARA ALAMAZ

Konyaaltı Sahili sizin zamanınızda ne durumdaydı?

1930 yılında bir hâkim Antalya’nın sahillerini kurtarma kararı almış. Konyaaltı’nda salaş kahveler kuruluyor. Orada belediye bunun kirasını ben alacağım diyor. Biri mahkemeye intikal ediyor 1929’da. Rauf Bey diye bir hâkim bir karar veriyor. Burası Akdeniz iklimidir. Antalya halkının nefes alacağı, yaz aylarında serinleyeceği bir yere ihtiyaç vardır. Konyaaltı’da bunlardan biridir. Biz bir mülkiyet araştırması yaptık. Bu karar çıktı. 1956’da karar kesinlermiş. Ondan dolayı bugün Antalya’da hiçbir plajda plaj ücreti alınamaz. Bu mahkeme kararına göre de bütün sahillenir özel mülkiyete konu olmaması lazım.






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI