Reklam
Bugun...
Reklam
Reklam


SALI SOHBETLERİ-73: TUNCAY KOÇ ANTALYA BAROSU ÇEVRE VE İMAR KURULU ESKİ BAŞKANI
Salı Sohbetlerinin bu haftaki konuğu çevreci kimliğiyle tanınan Antalya Barosu Çevre ve İmar kurulu eski başkanı Tuncer Koç oldu. Tuncer Koç ile taş ocaklarını, HES’leri, maden ocaklarını ve çevreyi koruma adına yaptığı mücadeleyi konuştuk.

SALI SOHBETLERİ-73: TUNCAY KOÇ ANTALYA BAROSU ÇEVRE VE İMAR KURULU ESKİ BAŞKANI
+ -

ÇEVRE VE İNSAN

Avukatlar genellikle kazanç sağlayacakları konularda branşlaşır. Ancak siz çevreyi tercih etmişsiniz. Sizi buna iten sebepler nelerdi?

Üniversite yıllarında başladı. Kapitalizmin insana dayattığı bir tüketim toplumu vardı. Ama o dönemlerde 1993-1994 yıllarında da Türkiye, Mersin nükleer santralini konuşuyordu. Tam da o dönemde ben nükleer santrallerle ilgilenmeye başladım. Yararı nedir​, zararı nedir diye. Çünkü bizim nesil 1980’lerde teknolojinin insanlara fayda getireceği fikri ile büyüdük. Hep insanların hayatını kolaylaştırmıştır diye düşündük. Uzay teknolojisinin dahi insanlığa bir zararı olmayacağını ve insanları ileriye taşıdığını düşündük. Bize böyle bir eğitim bakışı verilmişti. Fakat nükleer santraller işin içine girince bunun böyle olmadığını, orada ki radyoaktif atıkların yeryüzünde bir milyon yıla kadar kalabildiğini, atık sorunun çözülemediğini ve olası bir kaza durumunda o bölgenin tamamen bütün canlı hayatının yok olduğunu  öğrenince işin biraz daha üstüne gittim. Hali hazırda da zaten bir Çernobil faciasının etkilerini uzaktan da olsa yaşıyorduk. Nükleer santrallere ilişkin okumalarım ve çalışmalarım beni çevre üzerine düşündürmeye başladı. Çevre ve insan ilişkisi. Çevre ve kapitalizm ilişkisi. O dönemden kalan bir bakışım oldu​. Daha sonra Antalya’ya yerleşmeye karar verince yaptığım ilk işlerden biri baromuzun çevre imar kuruluna katılmak oldu. O zaman ki kurul başkanımız Avukat Nurcan Üyüllü. Onunla beraber kurulda çalışmaya başladık. İlgim buralardan geliyor. Daha sonra da Antalya’da imar sorunları, orman alanlarının turizme tahsisi , bunlarla uğraşmaya başladık. O günden bu güne HES’ler, taş ocakları, imar planları, orman arazilerinin tahsisi derken bir​ çok çeşitli davamız oldu.

DAVALARIN ÇOĞUNU KAZANDIK

Bu konuyla ilgili bir istatistik tuttunuz mu? Kaç dava açtınız, kaçını kazandınız şeklinde.

Yok maalesef öyle bir istatistik tutmadım. Çünkü çoğunlukla açtığımız davaları kazanıyoruz. Yargıtay’a, Danıştay’a gidiyor. Çok uzun sürüyor. Fakat açtığımız davaların çoğunu kazandığımızı söyleyebilirim.

BAKAN YILDIZ’IN SÖZLERİ

Ruhsatların veriliş sürecini değerlendirme imkanı buldunuz mu?

Antalya’ya verilen ruhsatların çoğu geçmişe dayanıyor. Bugün boş gördüğümüz bir orman arazisine ocak kurulduğu zaman, ne zaman kurulduğuna değil, ne zaman arama ruhsatı verildiğine bakmamız gerekiyor​. Mecliste  verilen bir soru önergesine 2 yıl önce bakan Taner Yıldız`ın cevabında Antalya’da verilmiş bütün ruhsat sahaları bugün işletilmeye başlansa Antalya’nın yüz ölçümünün dörtte birinde maden ocağı olur. Çok büyük bir rakam. Bu ruhsat verilen maden ocaklarının hepsi aynı anda işletmeye açılmıyor. Bunun şirketler açısından da akılcı bir yanı var. Taş ocaklarının yaptığı en büyük işlerden biri bu. Kanuna göre 25 hektar bir işletme ruhsatınız var ise, buna ÇED yapmak zorundasınızdır. 24.9 hektar ise, devlet buna gerek duymuyor. Böyle bir hile var. Bunu bir çok firma kullanıyor. Devlette göz yumuyor. Bu ruhsatı veren de Ankara’da Maden İşleri Genel Müdürlüğü. Enerji Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı. 2004 yılında kanun değişti. Daha ​önce taş ocaklarının nizamnamesi ile yerel il özel idareler yetkili idi. O zaman belediyelerinde söz hakkı vardı. 2004 yılı kanun değişikliği ile bütün yetkileri Ankara’ya verdiler. Aynı zamanda taş ocaklarını da maden sınıfına  soktular. Bildiğimiz agreda, kum, çakıl bunlar aslında nitelikli bir maden değil inşaatın hammaddesi, bildiğimiz anlamda maden sınıfında yer almaz. Taş ocaklarını sınıflandırdılar, bakanlığa ruhsat verme yetkisi verdiler. Çantacı dediğimiz kişiler de tam da buradan doğdu. Bunu da denetleme imkanı neredeyse kalmadı. Ankara’da ruhsatı aldıktan sonra buradaki bürokrasinin kişiye zorluk çıkarma şansları yok. Yani Orman Bakanlığı Şube Müdürlüğü’nde çalışanlar bu proje olmaz diyorlar fakat bir şekilde o projeyi imzalatarak, o projeyi olduruyorlar.

SU KAYNAKLARI

Projenin olmaz noktasına baktığımız zaman o arazideki ağaçların yapısına mı bakılıyor. Olmaz dedirten etken nedir?

Tabi ki onlar orman dokusuna bakacak. Fakat en önemli şey de su kaynakları. Çünkü madenler  su kaynaklarına da oldukça zarar veriyor. Eğer mermer ocağı ise, su ile mermer kesme sistemi kullanılan madenler olduğu için suya da ihtiyaç var. Aynı zamandan bazı maden ocakları taşları patlatma yaparak çıkarıyor. Bu da su kaçırma dediğimiz olaylara sebep oluyor.

TÜRKİYE’DE OLMAYAN İKİ ŞEY

Türkiye`nin bu kadar maden ocağına ihtiyacı var mı?

Öncelikle bu kadar maden ocağına  ihtiyacımız var mı dediniz. Şimdi Türkiye’de olmayan​ iki ​şey var bence. Biri adalet, diğeri planlama. Türkiye’nin hiçbir aşamasında yoktur. Devlet sadece sizi olduğuna inandırır. Ne su havza planlamamız var, ne orman planlamamız var, ne de taş ocakları ile ilgili ileriye dönük planlamamız var. Antalya bir turizm şehri ve biz dağlarımızı delik deşik ediyoruz. Turizm ile sanayi ile taş ocakları hepsi bir arada olabilir mi? Mümkün değil. Gelelim Elmalı`ya Finike`ye Antalya’nın en güzel ormanları bellidir. Buralar  Türkiye`nin sayılı ormanlarından. Siz oraların dibine mermer ocağı, taş ocağı yapımına izin veriyorsunuz. Dolayısı ile planlama yok. Niçin bu kadar çok veriyor diyorsanız da maliyetleri düşürmek için. Burdur’da bir planlama mutlaka lazım. Bir tepe eğer çorak ise sulak alan  yok ise içinde de işe yarar bir maden veya taş var ise çıkarılabilir. Biz bütün projelere karşıyız,  hiç maden çıkarılmasın, ÇED yapılmasın demiyoruz. Hayatın sürdürülebilirliğine de aykırı bilimsel bakışa da aykırı. Neden bu bahsettiğim alanlarda yapmak yerine burnumuzun dibine yapıyor diyorsanız eğer, dağın başına elektrik su ve yol götürmemek için. Bu yüzden firmalar elektriği suyu ve taşı olan yeri bulup, oraya geliyorlar. Birinci neden bu, ikinci neden ise; Kızılçam, Sedir ormanlarının altındaki değerli taşlar var. Ormanlar  genellikle kireç taşlarının üstünde yetişirmiş. Daha değerli oluyormuş. Dolayısı ile oradaki değerli madeni alıp, işlemek işlerine geliyor. Fakat üzerinde bulunan değerli  orman ne olacak? İşte burada Orman Bakanlığı’nın devreye girmesi gerekiyor. 2004 yılında Maden Kanunu ile ormanların da madenlere tahsisine izin verdiler. Buna karşı dava açıldı. Anayasa Mahkemesi 2009 yılında ormanların madene verilmesini iptal etti. Anayasamızın 169.  maddesi var, ormanlarımızın orman olarak kalması, gelecek kuşaklara aktarılacak en büyük değerdir. Çünkü orman sadece ağaç değildir. Yaşayan bir ekosistemdir. Odadaki suya havaya ihtiyacımız var. Orman su sistemini sağlar, orada ki canlıların yaşamını korur. O yüzden anayasamıza çevre hakkı maddesinin yerleşmesi bizlere çok sey kazandırdı.  60`lı yıllarında ‘Çevre Hakkı’ diye bir şey henüz yoktu. 70 yıllarına doğru bu hak gündeme geldi.  İngiltere termik santrallerinden çıkan asit yağmurları gitmiş Almanya`nın üzerine yağmış. Bu uluslararası sorunlara yol açar. O zaman çevre uluslararası boyut aldı ve  çevre hakkı ortaya çıktı.

20 YIL GERİDEYİZ

Okullarda yıllardır Hidroelektrik santrallerinin gerekliliğinden bahsedildi. Geleceğimiz için gerekli olduklarını öğrendik. Ancak şu an yetişkin bir bireyken araştırdığımızda aslında o kadar gerekli bir şey olmadığının farkına vardık. Sizce neden o zaman okullarda bu kadar gereklilikten bahsedildi ve doğaya karşı HES’lerin neler yapabildiğini biliyoruz. Peki ya çocuklara neden bu şekilde anlatılıyor?

Türkiye’de çocuklar bana göre dünyayı en az 20 yıl geriden takip eder.  Bugün​de ders kitaplarına baksak 1980 yıllarında öğretilmesi gereken bilgiler verilmektedir. Tabi ki elektrik önemli. Fakat artık o eski de kaldı. Çünkü hidroelektrik santrallerinin de doğaya zarar verdiğini öğrendik. İklimi değiştiriyor. Türkiye’de hiçbir ARGE üretim sistemi yok buna bütçe  ayırmıyoruz. Batı kömürden vazgeçerken biz kalitesiz kömür santralleri kuruyoruz. Alakır`da ki yapılması planlanan 6 HES’in yapılması demek, Alakır`ın kuruması  demek.

DEVLET HES YAPMAYA TEŞVİK ETTİ

Ortada gerçekler varken, istatistik varken neden HES’lere müsaade ediliyor. Üretim kapasitesi bu kadar düşükken neden izin veriliyor? Sizce bu kararlar siyasi midir?

 15 Temmuz sonrasında, Kanun Hükmünde Kararnameler çıktığında avukatların müvekkilleri ile görüşmesi kayda alınabilir dendi. Bakın alınır değil, alınabilir, yani savcı karar verecek. Sonra ne oldu? Özellikle Antalya’da bütün FETÖ davaları otomatik olarak kayda alındı. Avukatlara görüş yasağı getirdiler, oysa gerekli gördüğün zaman yapabilirsin diyor. HES için tekrar dönüyorum. HES’te planlama yok. Alakır`a bir tane Hes verildiği zaman, bu kaldırılabilir belki; ancak 6 HES verildiği zaman bu kaldırılabilir olmuyor. Orman dokusu ne olacak, hafriyatlar nereye atılır diye  düşünülmüyor. Bir şeye daha değinmek istiyorum. Doğalgaz daha yararlı, neden bu kadar açıldı diyorsunuz. Çünkü sular akışa ve yağışa başlı bir şeydir. İddia ediyorum, bazı Hes firmalarının dahi devlet tarafından kandırıldığını düşünüyorum. Olması gerekenden daha fazla su varmış gibi gösterdiler. Şirketleri HES yapmaya teşvik ettiler. Bazı şirketler bu işten çıktılar ve büyük kayıplar verdiler. Devletin bence amacı dışa bağımlılığı azaltmak için HES’leri kullanmaktı. Doğayı tamamen göz ardı ettiler.

AHLAKSIZ TEKLİF ALDIM AMA TEHDİT ALMADIM

Çevre davalarında karşımıza engel olarak çıkan ve bir türlü aşamadığınız madde hangisi onu merak ediyorum. İkincisi; bir çok davaya bakmışlığınız var; ahlaksız bir teklif ve tehdit aldınız mı?

İdari davalarda dava açmak süreye bağlıdır. Altmış gündür. Devlet bu süreyi ÇED davalarında  30 güne düşürdü. Bu bizi en çok zorlayan durum. İkincisi Danıştay dava açma süresini kısalttı. İşlemin öğrenilme tarihinin kısaltılması. Anayasanın mahkemesi geçen yıl iki önemli karar vererek süreyi vatandaş  leyhine yorumladı, fakat mevzuat karışık. Bir ÇED raporunu iptal ettirdiğimizde, ufak tefek değişiklikler yaparak tekrar gündeme getiriyorlar bu da vatandaşı çok zorluyor. Aynı davanın tekrar açılmasına neden oluyor.  2009’a 7 genelgesi en ahlâksızca kullanılan genelgedir. Cerrattepe’de de başımıza geldi. Cerrattepe’de çok önemli bir maden davası iptal edilmiş bir ÇED vardı, bu genelgeye dayanarak çok büyük bir projeyi hayata geçirdiler. Olmaması gereken bir şeydi.  Diğer sorunuza dönersek çok önceden ahlaksız bir teklif almıştım. Ama hiç tehdit almadım.

BAKANLIKLAR ADALETLİ DAVRANMIYOR

ÇED sürecinin başlatılması için aklımıza gelen tüm kurumlardan onay alınması gerekir. Bu kadar firmanın yada yüklenici firmanın bu şekilde karar almasının arkasında siyasi bir karar var mıdır?

Geçen bir davamda söyledim. Bakanlık, şehircilik bakanlığı gibi değil de şirketlerin bakanlığı gibi davranıyor. Bu ÇED konusunda özellikle bakanlıklar kendilerine yakışır şekilde adaletli davranmıyorlar. Devlet, adil olmak zorundadır. Bazı şirketler kendi yazdıkları savunmayı bakanlığa veriyor bazı bakanlıklarda kendi yazdıkları savunmaları şirketlere veriyor; bu kadar iç içeler. Çok genel olarak bütün projeler siyasidir demek doğru değil ancak, şu var ki devlet proje yapanın yanında. Doğanın yanında değil. Türkiye’de tarıma destek olunmadığı gibi, bu maden ocakları ile tarıma zarar veriliyor.

Bu zamana kadar hiç tehdit almadım dediniz, peki endişe duyuyor musunuz?

Bireysel olarak kendim hiç endişelenmedim ancak, ailemin benim hakkımda endişe duyduğu oluyor. Bireysel olarak benim içim rahat.

Peki Büyüknohutçu ile beraber takip ettiğiniz dava var mıydı?

Yok hayır. Davaları Finike’den  İsmail  Doğan  Tunçbilek yürütüyor. Onunla irtibatımız oluyor.  Bundan sonra da o yönetecek. Biz destek vereceğiz.

MÜCADELEDEN GERİ ADIM ATMAK YOK

Peki bir hukukçu ve çevreci olarak Büyüknohutçu cinayetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Ulvi Büyüknohutçu olmayan bir şeye öncülük yaptı. Mücadele edilebileceğini gösterdi. Ormanların önemini tüm Türkiye’ye duyurmuştu. Örnek bir​ insandı. Çevrecilere bu cinayet korku değil kararlılık  ve öfke verdi. Kimse mücadelesinden geri adım atmayacak.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Tabiat Parkı Koruma Müdürlüğü’nün bir kararı çıktı. Dumlupınar  Bulvarı’dan gelen araçların 5M Migros’a ulaşamamalarından dolayı Olviya antik kenti içinden bir yol planlandı. 5 yıl sonra 5M Migros’un kira sözleşmesi de bitiyor. Bununla alakalı bir adımınız var mı?

Şimdi ben bir avukat olarak konuşayım. Bu zamana kadar hiçbir müvekkilim gelip bu konu hakkında dava açalım demedi. Ama çok büyük tepkiler aldım. Çünkü orası hem sit alanı, hem de antik kent kalıntıları olabilir.  Gözlemliyoruz, büyük ihtimalle dava açılacak. Ben son olarak bir kaç bir şey eklemek istiyorum. Bu ÇED kararları ile ilgili. Danıştay`ın da çok çeşitli kararları var. Maden ruhsatları genellikle bakanlık tarafından 90 hektar 99 hektar 200 hektarlık alanlarda verildiği oldu. 90 hektarlık ruhsatlı araziniz var ise bunun 24 hektarını ben ​şimdi işletme ruhsatı alıyorum kalan 70 hektarını bekleteceğim diyorlardı ve devlet buna onay veriyordu.  Şimdi Danıştay’ın verdiği kararlar​ ile eğer ruhsat sahası 25 hektarın üzerinde ise ÇET yapılması zorunlu hale geldi. 2009`a 7 genelgesi  Alakır’da da  yapılıyor. O projeyi 3 kere iptal ettirdik. Santrali durdurma  kararı çıktı, fakat santral neredeyse bitmiş durumda. Aslında yapılmaması gereken santralin, tamamlanmış bir hali var.  Ayrıca Boğaçayı projesi başlı başına tam bir aldatmacadır. Ben bizzat Belediye ye iki kere dilekçe verdim. Bu konu ile ilgili projeler nelerdir? Alınmış her hangi bir karar var mıdır? diye iki dilekçeye de tek satır yanıt gelmedi. Bu konuyu gündeme aldık, tartıştık görüştük, alınmış hiçbir resmi karar yoktu fakat referandum da iş makineleri ile Boğaçayı`na gidildi. Proje başlatıldı gibi bir hava yaratıldı. Sizin aracılığınız ile soralım Boğaçayı projesi ile hangi resmi karar alınmış? Oraya söyledikleri tarzda bir​ proje yapılamaz bu Antalya`nın ölümü olur. İnşaat firmasına ve oradaki bir kaç arazi sahibine kazandırırlar ancak 10-15 yıl sonra Antalya’nın ölümü gerçekleşir. Yeraltı sularının tuzlanması olur ve yukardan suları alıp biriktireceklerse  gelecek alüvyonlar o ağzı tamamen kapatacaktır. Her yıl çok yüksek bir maliyet devletin üstüne kalacaktır. Orda yapılan her proje kamunun üstüne kalacaktır.  Bu projenin yıllık bakımı çok yüksek. Yeraltı sularının kirlenmesi göze alınıyorsa ve yılda ortalama  50_100 milyon dolar bakım masrafını göze alıyorsanız yapılabilir bir proje.

KİMDİR?

1972 Almanya doğumluyum. Ankara da eğitim hayatımı tamamladım. Daha sonra 1998 yılında Antalya’ya gelerek Antalya Barosu’na kaydoldum. Baro’da çeşitli kurullarda görev yaptıktan sonra 2006-2012 yılları arasında Çevre ve İmar kurulu başkanlığı yaptım. 2010-2013 yılları arasında da yönetim kurulu üyeliğim oldu. Hâlâ barolar birliği delegesiyim ve çevre ve ekoloji hareketi avukatı üyesiyim. 2000`li yıllardan bu yana çevre mücadelesini takip ediyorum. Çeşitli davalar açıyoruz. Türkiye’de o hareketin bir parçası olmaya gayret ediyoruz ve Antalya da yaptığımız işler oldu. Kazandığımız davalar oldu. Sosyal muhalefetin de bir parçası olduğumu düşünüyorum.

 

 






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI