Reklam
Bugun...
Reklam
Reklam
ERDOĞAN DEDİĞİNİ YAPTI


Derya UĞURAL
derya@abmedya.com
 
 
Reklam

Cumhuriyet; ekonomik bir enkaz üzerine kuruldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sadece 4 fabrika kaldı. Ülkenin ihtiyaçlarının büyük çoğunluğu, yurt dışından karşılanıyordu; ülkedeki az sayıda işletmenin yüzde 85’i ise yabancıların elindeydi.

Gücün, bağımsızlığın, refahın yolunun ekonomiden geçtiğini gören Cumhuriyet yönetimi, hızla üretime yöneldi. Cumhuriyet’in ilanının hemen ardından, fabrikalar açılmaya; bankalar kurulmaya; limanlar, tersaneler, demiryolları inşa edilmeye başlandı. İkisi devlete, biri özel girişime ait üç uçak fabrikası kuruldu. Sadece Kayseri’deki fabrikada 1938’e kadar 176 uçak üretildi. Türkiye, dünyada uçak sanayisi olan 10 ülkeden biri durumuna geldi. İlk Türk denizaltısı yine bu dönemde üretilerek denizle buluşturuldu.

Üretimin arttırılması ve sanayileşme için gösterilen çabalar, kısa sürede meyvelerini verdi. 1938’e gelindiğinde, ağır sanayi üretimi yüzde 152, toplam sanayi üretimi yüzde 80 arttı. Artış; kömürde yüzde 100, kromda yüzde 600, diğer madenlerde yüzde 200 oldu; demir üretimi sıfırdan 180 bin tona çıktı, şeker üretimi 200 misli arttı. Tekstil sanayi, ülkenin tekstil ihtiyacının yüzde 80’ini karşılar duruma geldi. Bu süreçte, üretime koşut olarak, ithalat hızla azaldı, buna karşılık ihracat arttı; devlet bütçesi fazla vermeye başladı. Ekonomik büyüme, yılda ortalama yüzde 6 oldu.

Ülke, gerçekten demir ağlarla örüldü; bir yandan binlerce kilometrelik demiryolu hattı döşenirken, öte yandan, yabancı işletmelerin elindeki demiryolları satın alınarak millileştirildi.

* * * * *

Yukarıdaki satırlar, Cumhuriyet’in ilk 16 yılının ekonomik özetidir. Bu dönemin başında Atatürk, “dışarıdan aldığımız ne varsa kendimiz üreteceğiz” diye yola çıkmıştı.

Gelelim Cumhuriyet’in son 16 yılının öyküsüne…

Öykü, AKP iktidarının ilk Maliye Bakanı’nın şu sözleriyle başlar: ““Ne banka bırakacağız, ne fabrika… Liman da bırakmayacağız. Hepsini babalar gibi satacağız.”

Ve Başbakan Erdoğan’ın sözleriyle devam eder: “Türkiye’yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Her şeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar.”

* * * * *

Limanlar, elektrik santralleri, fabrikalar, maden sahaları, işletmeler, hatta su kaynakları ve ağaçlar bile, haraç mezat satıldı. Hem de zamanında ellerinden değerlerimizi almaya çalıştığımız yabancılara…

Bugün…

Telsim, TÜPRAŞ’ın yarısı, Sümerbank İngilizlerin; Yarımca Limanı, Türk Telekom, Arapların; Çaykur, Digitürk Katarlıların; Tekfenbank, MNG Bank, SEKA Yunanlıların; Denizbank Belçikalıların; Demirdöküm, araç muayene istasyonları Almanların; Şekerbank Kazakların; Tekel, Beymen’in yarısı, Garanti Bankası’nın yarısı Amerikalıların; İzmir Limanı Çinlilerin; Mersin Limanı Singapurluların; Başak Sigorta, TEB, İzocam Fransızların; Adabank, Türkiye Finans, Kuveytlilerin; Avea Lübnanlıların; Petkim Azerilerin; Oyakbank, Dışbank Hollandalıların; Cbank İsraillilerin; Yapı Kredi’nin yarısı İtalyanların; Turkcell’in yarısı Finliler ve Rusların; Enerjisan’ın yarısı, POAŞ Avusturyalıların; Eczacıbaşı İlaç Çeklerin; Döktaş Finlilerin; Migros İngilizlerin…

Bugün…

Bankacılık sektörünün yüzde 50'si, sigortacılık sektörünün yüzde 70'i yabancı şirketlerin kontrolünde. İlaç pazarındaki 106 yabancı şirketin pazar payları yüzde 70 düzeyinde. Akaryakıt sektöründe yabancıların payı yüzde 65; doğalgazda yüzde 15; elektrik piyasasında yüzde 20…

Yabancılara toprak ve gayrimenkul satışı onlarca kat arttı. 

Cumhuriyet tarihinde ilk kez, devlet tahvili ve hazine bonosundaki vergi stopajı, Türkler için devam ederken, yabancılar için kaldırıldı. 1924 Lozan Antlaşması’nda kapitülasyonları kaldırmamızdan yıllar sonra…

Bugün…

ABD’den buğday, Kanada’dan mercimek, Arjantin’den mısır, Sudan’dan susam, Ukrayna’dan arpa, İtalya’dan bakla, Çin’den sarımsak, Yunanistan’dan pamuk, Şili’den elma, Brezilya’dan portakal, Panama’dan muz, Almanya’dan vişne, İran’dan fasulye, Meksika’dan nohut, Avustralya’dan pirinç… ithal ediyoruz.

* * * * *

Kenya Devlet Başkanı Kenyatta’nın o ünlü sözünü yinelemenin tam zamanı galiba: “Batılılar geldiğinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı." Batının yöntemi misyonerlikten ılımlı İslam’a dönüştüğüne göre; artık İncil yerine Kuran mı demeliyiz?





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI