Bugun...
Reklam
Reklam
HAFTANIN PANORAMASI


Mehmet TALAY
mehmet@abmedya.com
 
 
Reklam

Hesapçıoğlu’nun taksicilerle sınavı…

Emin Hesapçıoğlu’nu Antalya’da hemen herkes tanır.

Ama taksici esnafı ile Şoförler Odası daha iyi tanır.

Nasıl daha iyi tanıdıklarını birazdan yazacağım.

 

Hesapçıoğlu, gerçekten soyadına layık bir işadamıdır.

İşini iyi bilir.

Paranın kokusu nereden gelirse, orada işi tereyağından kıl çeker gibi çeker alır.

Yani “at binenin, kılıç kuşananın” dedikleri türden bir işadamı…

Bindiği atı iyi koşturur, kuşandığı kılıcı da iyi kullanır…

Kimileri mirasyedidir, babadan kalan ne varsa kısa sürede tüketir ve kış günü beyaz giymeye başlar.

Ama Hesapçıoğlu babadan kalan akaryakıt istasyonunu büyütmüş ve bugün 9 adet OPET, bir adette Petrol Ofisi olmak üzere toplam 10 adet akaryakıt istasyonu sahibi olmuştur.

Allah daha da artırsın,

Kendi adıma söylüyorum, gözü olanın gözü çıksın inşallah…

 

Binaenaleyh halk arasında söylenen bir söz vardır, ben çok severim bu sözü…

 “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz…” der, halkımız…

Ben demiyorum ki Hesapçıoğlu’nun kazancında haram para vardır…

Haşaaaa…

Kazandığı para ak mı ak, anasının sütü gibi helaldir…

Lakin kimi yaptığı işlerde ”şaibe” olunca insanın midesi bulanıyor.

 

Geçtiğimiz yıl UKOME, ticari taksilerin güvenliğini sağlamak amacıyla GPS takmasının uygun olduğuna yönelik bir karar aldı.

Bunun üzerine “Hesapçıoğlu ile Şoförler Odası” arasında anlaşma sağlanır.

Bu anlaşmaya göre; taksilere ücretsiz GPS sistemi takılmasını ve bu sistemin yıllık giderlerini üstlenir.

GPS sisteminin cihazı ve yıllık gideri ortalama 600 TL’dir.

4200 taksi üzerinden toplam “2,5 milyon TL” bedeli Hesapçıoğlu ödemeyi kabul eder.

“Buna karşılık her taksinin yakıtını OPET’lerden -yüzde 5 ucuz- 2 yıl boyunca alınmasını mecburi tutar.”

Bunun içinde GPS sistemi takılan her taksiciyle de tek tek bu yönde bir anlaşma imzalanır.

Ortalama her taksinin aylık yakıt gideri 2 bin TL’dir.

4200 takside bu tutar 2 yılda 210 milyon TL eder.

Akaryakıt istasyonlarının ortalama kar marjı yüzde 12’dir.

Taksicilere yüzde 5 ucuz verileceğine göre Hesapçıoğlu yüzde 7 kar marjı ile bu işe girmiştir.

Yani; 2,5 milyon TL yatırım yapar, buna karşılık iki yıllık akaryakıt karı olan yaklaşık 15 milyon TL’yi peşinen kasasına koyar.

Ayrıca iki yıllık 210 milyon TL’lik bir ticaret hacmi ile ilgili yaptığı anlaşmanın getirisi olacak ticari kazançları saymıyorum.

 

Şimdi diyeceksiniz ki, ne var bu işte?

İşadamı kendince akıllı bir yatırım yapmış ve kazanmış.

Eyvallah… Helal kazançtır ve gözümüz yok.

Allah daha da artırsın…

Lakin burada mide bulandıran bir yan var.

  1. Şoförler Odası, tüzel kişiliği olan ve Ticaret Bakanlığı denetimine tabi bir kuruluştur.

Bu nedenle taksicilerle ilgili bir ticari faaliyette bulunacaksa –bu sponsorluk anlaşması olsa bile- bir akaryakıt şirketini davet edip anlaşma yapamaz.

“Antalya’da faaliyeti olan tüm akaryakıt şirketlerini davet edip en uygun fiyatı verecek olanı seçmek zorundadır.”

Bu türden davet işlemlerinde ne kadar dürüst olunursa olunsun kamuoyunda şaibeli bir yan olduğu kuşkusu hep var olacaktır.

  1. Hesapçıoğlu, davet edildiği böyle bir ticari işlem için “ben işadamıyım çağrılırsam giderim ve işime gelirse o işi yaparım” deme lüksüne sahip değildir.

Liberal ekonomilerde bile ticari hayatın bir iş ahlakı ve kuralları vardır.

Odanın bu çağırısına “diğer şirketlerden teklif alınırsa ben de en uygun olanı vermeye çalışırım” demek zorundadır.

 

Ezcümle; Şoförler Odası ve Hesapçıoğlu arasında yapılan bu anlaşma hukuki değildir.

Diğer akaryakıt istasyonları şirketleri bu konuda dava açarlarsa bu anlaşma hükümsüz hale gelir.

***

Büyükşehir daha çok insana dokunmalı…

Geçen hafta Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptıkları hizmetlere ilişkin yayınlanan bülteni inceledim.

Doğrusunu söylemek gerekirse beğendiğim ve hoşuma giden hizmetler yapılmış.

Yaşlılar için lokal ve bakım merkezi, Alzheimer hastaları ve hasta yakınları merkezi, huzur evi projeleri, emeklilere ulaşımda indirim kartı uygulaması ile “insana dokunan” bu hizmetleri takdirle karşıladım.

Parkinson hastalığı merkezine destek verilmesi, yaşlı insanlar için tazelenme projesi de beğendiğim hizmetler arasında…

Başkan Türel’in yaşlı ve bakıma muhtaç kentliler için bu hizmetleri Başkanlığı sonrasında da hayırla anılacak hizmetlerdir.

Daha öncede yazdım; Başkan Türel’in bence en güçlü projesi yerinde inceleme fırsatı bulduğum “Hobi Bahçeleri” projesidir.

Burada insanlar sadece toprakla haşır-neşir olmuyorlar.

Aynı zamanda sosyal ilişkilerini de geliştirip toplumsal bir olay yaratıyorlar.

 

Lakin bunlar Antalya gibi dünya kenti olma iddiasındaki bir kent için yeterli olmayan dokunuşlardır.

Yaşlı insanlara hizmete eyvallah ama bu kentte dezavantajlı olanlar sadece yaşlılar değil.

Başta kadınlar olmak üzere çocuklar, uyuşturucu bağımlısı olanlar ve bir biçimiyle engelli hale gelmiş yurttaşlarımız da bu kentin önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Yaşlıların yanı sıra bu dezavantajlı insanlarımız içinde Büyükşehrin projeleri olmalı ve bunları en uzak köylere kadar yaygınlaştırmalı.

Batı Antalya ilçelerine yapılan toplu ulaşımın tek çatı altında toplanması önemli bir gelişme ama kent içi trafikte yaşanan felaketler içinde önemleler alınmalı ve artırılmalı.

Özellikle toplu ulaşım durakları hızla iyileştirilmeli ve kapalı durak sayısı hızla artırılmalı.

Duraklarda elektronik saatle gelecek aracı bekleme süresi belirtilmeli…

Her sokak başında bir taksi durağı uygulamasına son verilmeli.

Taksiler belirli bir mahalde depolanıp çağırı üzerine hareket etmeli.

 

Konyaaltı sahil projesinin, gecikmeli olsa da hayata geçirilmesi olumlu bir çalışma.

Ancak buraya yapılan çevre düzenlemesi ve yeşillendirme çalışmaları kentin hemen her alanına yaygınlaştırılmalı.

Aynı zamanda bir orman kenti olan ve zengin doğal kaynakları olan Antalya’nın çevre değerlerine saygı duyulmalı ve çevre korunması için daha fazla yeşillendirme ve peyzaj çalışması yapılmalı…

Takdirle karşıladığım Hobi Bahçeleri yaygınlaştırılmalı ve en az 7-8 bölgede daha hobi bahçeleri oluşturulmalı.

Kronik hastalıkları olan yatalak ve sürekli hastalara verilen evde hizmet ve yapılan servisler yerinde bir çalışmadır ancak aynı hizmetler yoksul olan akut hastalara da verilmeli…

 

Eğitimde hemen hiç bir yatırım yapılmamıştır…

Muratpaşa Belediyesi’nin gerçekleştirdiği başarılı bir proje olan MÜRGEM projesine benzer bir proje gerçekleştirilerek üniversiteye hazırlıkta yoksul gençlerin yolu açılmalı.

Daha bunları çoğaltabiliriz.

Her zaman yazdığım gibi; bence Başkan Türel, Boğaçayı, yat limanı, Tünek tepe, kruvaziyer limanı gibi çevreyi ve kent dokusunu bozacak tartışmalı projelere kaynaklarını aktarmak yerine doğrudan insana dokunan hizmetlere kaynak aktarması onu daha da sevilen ve hatta muhalifleri tarafından bile saygı ile anılmasına yol açacak hizmetleri olacaktır.

***

Böyle giderse dükkânı kapatırsınız…

ABD’nin, kendi Papazı için iki bakana yaptırım uygulayacağını açıklaması gerçekten küstahlıktan öte, kibir ve serserilik olarak açıklanacak bir durum.

Elbette emperyalist bir devletin, kendi topraklarında hükümran olan bir devlete karşı böyle fütursuz duruşuna karşılık, siyasi partiler ve devlet kurumları birlikte tavır almalı ve ABD gibi katilliği tescilli bir devlete haddini bildirmelidirler.

Nitekim Mecliste grubu bulunan HDP hariç dört parti “ortak bildiri” ile ABD’nin bu tavrını kınadılar.

İyi, hoş ve pek güzel…

Ancaaaakkkkk….

CHP ve İYİ Parti’nin bu bildiriyi imzalarken bazı sorgulamaları da yapmaları gerekirdi.

Her iki parti de, Mecliste ya da basın açıklaması ile “Ya arkadaş, ülkeyi 16 yıldır sen yönetiyorsun. Ülkenin dış politikası neden bu hale geldi? Sadece ABD ile değil, diğer batılı ülkelerle neden gerginlik yaşıyoruz? Suriye’de ne haldeyiz? Selefi örgütlerle ilgili ne gibi yaptırımlar öngörüyorsunuz? Çıkıp bunu açıklayın” diye AK Parti Hükümetini sorgulamalıydılar.

Bunu yapmadan karşılıksız bir şekilde AK Parti’nin ve ‘Saray’ın yanında duruş göstermek Erdoğan’ın eteğine tutunmaktan başka bir anlama gelmez.

Özellikle emperyalizme karşı savaşın bir ürünü olan CHP, bu bildiriye imza koyarken “NATO ile ilişkilerin gözden geçirilmesi, İncirlik başta olmak üzere ABD üslerinin statüsünün tartışılacağını, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile pazar alanını genişleten Cargill şirketinin kotasının daraltılacağı” gibi bazı şartların da bildiride yer almasını öne sürmeliydi.

 

Afrin Harekâtı’nda ve dokunulmazlıkların anayasaya aykırı olmasına rağmen kaldırılmasında iktidara sorgulamadan verilen desteklerin faturasını, AK Parti ve Erdoğan’ın yeniden iktidara gelmesi sonucu bu halk ve CHP’liler ödemektedir.

Bu olayı “ulusal meseledir” diye gözden kaçırmaya çalışanlar, ne bu partinin belini doğrultmak istiyorlar, ne de iktidara gelmesini…

 

Bu siyaset tarzı, muhalefet olma özelliğini de ortadan kaldıran teslimiyetçi bir tarzdır.

Daha önceleri de yazdığım gibi;

CHP, yerel seçim sonrası siyaset belgesi oluşturmak üzere önce bir çalıştay sonrada –seçimsiz- bir Kurultay gerçekleştirmeli…

Oluşturacağı net bir siyaset belgesi ve ilkeleriyle halkın sığınacağı bir liman konumuna gelmelidir.

Bu siyaset belgesi oluşturulmaz ve CHP’nin siyasi duruşu netleşmez ise bu partideki solcular ve sosyal demokratlar kendilerine başka bir kulvar aramaya başlayacaklardır…

***

Stagflâsyon

CHP’li ekonomist Selin Sayek Böke, bu ekonomik bilimsel terimi kullanınca merak edip anlamını öğrendim.

İç açıcı bir anlamı yok:
Enflasyon ile işsizliğin bir arada görüldüğü ekonomik bunalım demekmiş..” 
Terimin anlamını, onu oluşturan sözcüklerden yola çıkarak da anlayabiliyoruz: Piyasa durgunsa bir de işsizlik kol geziyorsa durum nasıl açıklanacak?

Durgun piyasada fiyatlar yükselecek, işsizlik tuz biber olacak...

Bunun adına ekonomistler stagflation demişler. 
 

Biz, bilim sevmeyiz, mizah severiz.

Karşılaştığımız böyle durumları karşılayacak terim üreteceğimize bir deyim üretiriz; örneğin durumun vahametini anlatmaya çalışmak için “yandı gülüm keten helva,” deriz.
 

Mesela dolar, beş lirayı geçmiş?

Bunun bir anlamı şu: Erdoğan, “paramızdan sıfırları silmeseydik, tuvalet bir lira değil, bir milyon lira olacaktı” dedi ya ona benzer bir açıklamayla söyleyeyim:

Liradan altı sıfır atılmasaydı dolar beş lira değil, 5000 000 TL olacaktı. 
Tarım ülkesi Türkiye'de patatesin kilosu 6 000 000 TL, soğanın kilosu 5.000 000 TL, kabağa aşılanmış karpuzun kilosu 2 000 000 TL olacaktı. 
Nohudun kilosu 16.000 000 TL, kuru fasulyenin kilosu cinsine ve muhite göre 20 000.000 TL ile 38 000 000 TL arasında olacaktı. 
Sakın bamyanın fiyatını merak etmeyin; zaten çok da gerekli bir sebze değildir; iyi pişirilemezse salya sümük bir şey olur; çocuklar da sevmezler, yemezler; paradan vazgeçtim, emek boşa gider, 
Zeytin'e, zeytinyağına, kiraza, üzüme, incire, domatese, salatalığa, kavuna hiç girmeyelim; moral bozmanın gereği yok.

Alelacele pazardan çıkalım...

Mutfakta eşim, bir yandan pazar çantasını boşaltıyor, bir yandan da söyleniyor:

“Ayol ne aldık da gitti o kadar para? Daha iki üç yıl önce 20 - 30 lirayla giderdim pazara, şimdi 150 lirayla gidiyorum, yarısını alamıyorum ihtiyaçlarımın...”

Kendisine yardım edecekmişim gibi koşuyorum,

“Aman sus, aman yavaş konuş, diyorum, kız duyar, işsizliğini başına kakınç yapıyorsun zanneder, üzülür; sabırlı ol, bu günler de geçecek." diyorum; kükrüyor:
“Adam, diyor -yedi kat yabancıyla konuşur gibi- gün günü aratır, demişler, yaşım atmışı geçti, (Ben biliyorum yetmişe dayandı ya neyse...) ben düzelen, iyiye giden bir gün görmedim, kızın çocuk değil, gerçeği beraber yaşıyoruz.... Artık dayanacak gücüm kalmadı.”
 

Hava sıcak, fiyatlar da el yakıyor, en iyisi susup bir an önce işi bitirmesine yardımcı olmalıyım ki sussun, bir cümle daha edecek olsam akşama dek susmaz; kız komşuya diye kendini dışarı atar. 
Nasıl olsa anlamaz diye,
“Stagflasyon böyle bir şey, ne yapabiliriz karıcığım diyorum.”
Daha da öfkeleniyor,
“Dolar karşısında paramızın değerini korusunlar, ekonomiyi canlandırsınlar, işsizliğe çare bulsunlar; meydanlarda söz vermediler mi, o sözlerle almadılar mı milletin oyunu!”  

(Aaa! Kadın stagflasyon"un anlamını biliyor!) 
Hemen bir bahane uydurup kahveye kaçıyorum.
Kahvede arkadaşlara anlattım, biri bir tavsiyede bulundu:
Aziz Nesin'in Benim Delilerim adlı kitabını oku sen!”

Not: bu yazı öğretmen okulunda edebiyat öğretmenim olan Ahmet Ümit Aloğlu’nun sosyal medya hesabından onun izni ile alınmıştır





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI